Geçenlerde arşiv taraması yaparken elime siyah beyaz bir fotoğraf geçti. Balıkesir Bigadiç’te Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ilçe merkezi önünde çekilmişti. Bir soba, bir masa, iki sehpa, üç soba borusu arkasına dizilmiş yoksul insanlar… Kapı önündeki eşyalar CHP Bigadiç İlçesinin bütün “mal varlığı” idi. Yıl 1954, dört yıl önce iktidara gelen Demokrat Parti (DP) ikinci seçim zaferinden sonra CHP’nin mallarına el koymuştu!
***
Demokrat Parti’nin lideri ve Başbakan Adnan Menderes ülkeye demokrasi getirme vaadiyle iktidara gelmişti, tam tersini yaptı. AKP’nin ismini bulan ve bütün seçim kampanyalarını yöneten iletişimci Erol Olçok, 2002 genel seçimleri sonrasında bana sağın yeni lideri için kıyaslamalı bir örnek vermişti:
-Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’ten bu yana gelen en iyi siyasi markadır!
Sağ siyasetçilerin son parlak lideri, ana muhalefet partisini mallarına değil, bizzat kendine el koydu!
Benzerlikleri de çok yakındı. Her ikisi de gazetecileri hapse atıyordu. İkincisi, birkaç adım daha öne geçti:
-Bütün muhaliflerini topluca hapse attı!
Sağ siyasi partiler ekonomi alanında bir öncekinden daha gözü kara politikalar izleyerek görece “refah” yaratma yarışına girdiler. Demokrasi konusunda ise hep ayak sürçtüler.
Demokrasiyi hiç sevmediler! Ayak bağı olarak gördüler. Bu “ayak bağı” icra makamının yani hükümetin denetlenmesiydi. Bunu da 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu ile aştılar. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan o halk oylaması sırasında “bu kardeşinize yetkiyi verin” demişti:
-Görün Türkiye nasıl uçacak!
Kıl payı da olsa halk yetkiyi verdi ve gördük!
O referandumla başbakanlık lav edildi, Cumhurbaşkanına kararname yetkisi verildi, TBMM’nin gensoru ve güvenoyu yetkisi kaldırıldı.
Pirelli lastiklerinin 1994’te reklamlarında kullanılan sonra da siyaset sahnesinde kullanılan bir söz vardır:
-Kontrolsüz güç, güç değildir!..
Bu sözün en iyi örneğini “fon krizi” ile birlikte yaşamaya başladık. Kimse denetlemezse insanlar ipten kazıktan kurtulmuş hale geliyorlar. Gücü eline geçirdiğini varsayan herkes hep birlikte ve her aşama büyük bir gözü doymazlıkla saldırıyorlar:
-Paraya hücum!
Bakan’ından bakmayanına, göreninden görmeyenine, yetkilisinden yetkisizine hepsi yağmaya iştirak etmiş! İçlerinden biri de çıkıp dememiş:
-Arkadaşlar bu kadar yapmayalım, bize güvenenlere karşı mahcup oluruz!
Demediler!
Diyenlere de hayatı zindan ettiler!
Hâlâ da ediyorlar. Muhalefetin kıymetini bilemediler. Eğer böyle yapmasalardı, işler bu raddeye gelmeyebilirdi.
***
Aslan sürülerinde teyzeler, halalar yeni doğan yavruların arkalarından yürürken adımlarını dışarı doğru atan miniklerin ayaklarına doğru hafif pençelerle dokunarak onların doğru yürümeni sağlarlar. Muhalefet işte bu kadarcık fayda sağlayabilir, doğru adım attırabilirdi. Ama izin vermediler.
Hazır Afrika’ya gelmişken bir de kabile hikâyesi anlatayım. Sömürgeci Avrupa ülkesi küçük Afrika ülkesinden çekilmiş. Ülkede seçimler yapılmış. Her kabileden birkaç milletvekili parlamentoya girmiş. İlk toplantıya gelen vekiller, ceviz kaplama kapılara, altın başlı trabzanlara, kristal avizelere iştahla baktıktan sonra hep birlikte hücum ederek parlamentoyu yağmalayıp köylerine dönmüşler.
Kıssa bu kadar… Hisseyi okurlara bırakıp çok yürek yakıcı bir örnek vermek istiyorum.
Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürü İzani Turan diyor ki:
-Gazze’ye daha çok yardım yapmak için parayı katlamak istedim!
Bu uhrevi (manevi ahirette olan) değerlerin üst düzey temsilcisi Gazze için kendisine emanet edilen parayı fon şirketlerine yatırmış. Ve parayı batırmış. Kendini savunurken diyor ki:
-Tamamen yanlış anlaşıldık!
Onu kim yanlış anlamış?
Diyanet İşleri Başkanlığı görevden almış. Eğer bu değerli (!) şahsiyetlerin arzu ettikleri kadar “salak” olabilsek hiçbir sorun kalmayacak. Ama ne yapalım ki değiliz!
Sadece fotoğraf çekiyoruz. Ortaya çıkan kare inanılmaz derecede çirkin! Bu görüntüyü verenlere değil de fotoğrafı çekenlere düşman oluyorlar.
Geri kalmış uluslarda çağdaşlaşma biraz zor oluyor. Çünkü kronik rahatsızlık hiç bitmiyor:
-Sağcılığın demokrasiye ihaneti!