SERGE HALİMİ
Le Monde Diplomatique 2008-2023 yıllarındaki Yayın Yönetmeni… 1 Eylül 2026 Günü Caddebostan Kültür Merkezinde “Savaş Çığırtkanları Basın Kuruluşları ve Gazeteciler” başlıklı bir konuşma yaptı. Çok değerli bilgiler paylaştı. Bu uzun konuşma metnini burada olduğu gibi yayımlıyorum. Konu ile ilgilenenlerin arşivinde bulunsun.
Körfez, Kosova, Afganistan, Irak ve Libya savaşlarının ardından, Ukrayna ve Gazze’deki savaşların medyada ele alınış biçimi, “Batı medyası oyunu” olarak adlandırabileceğimiz sistemin nasıl işlediğini ortaya koydu.
Ancak Ukrayna ve Gazze örnekleri, karşımıza olağanüstü bir fırsat koyuyor: Aynı anda devam eden iki çatışmada, birbirinden farklı, hatta birbirinin karşıtı olabilecek habercilik yaklaşımlarını gözlemleme fırsatımız var.
Üstelik her iki durumda da Batı işin içinde; Batı, savaşan taraflardan biri.
Bir yandan kendisini erdemli; kadının, yetimin, ezilenin ve saldırıya uğrayan ülkenin savunucusu olarak sunuyor.
Bu, Ukrayna savaşıdır.
Diğer yanda ise Batı, tanklara, toplara, füzelere ve topraklara sahip olan ülkeyi silahlandırıyor.
Batı, yaklaşık üç yıldır terörize edilmiş sivil nüfusu bombalayan ve bu insanları sürgüne göndermeyi ya da olmazsa, ortadan kaldırmayı amaçlayan ülkeyi silahlandırıyor.
Bu iki durumda da medya müziğinin uyumsuz notaları ve çifte standart, hâlâ dinlemek isteyenlerin kulak zarlarını tırmalıyor.
Medya ve savaşlardan bahsediyorsak, söze en görünür, en açık ve aynı zamanda en eski olandan, yani sansürden başlamak gerekir.
Öncelikle, finansman açısından devlete bağımlı olan kamu medyasının zaman zaman kabul ettiği kamu sansürü vardır.
Bunun Fransa’daki örnekleri: France Télévisions ve Radio France’dır.
France Télévisions örneğinde, kurumun başkanı, “Fransa’nın pozisyonunu” savunmak ve kamu yayıncılığını, kendi deyimiyle, “popülizme” ve “Rusya yanlısı haber kanallarına” karşı bir direniş bariyerine dönüştürmek istediğini kabul etti.
Bu çok da zor olmayacaktır; zira Fransa ve Avrupa Birliği, Fransa’da yayın yapan tek Rus yanlısı haber kanalı olan RT’yi yasaklamıştır.
Kamu radyoları için de aynı durum söz konusu. France Inter ya da France Culture’ü dinlemek, insanın Kiev Radyosu’nun programlarını dinliyormuş hissine kapılmasına neden oluyor.
Bu noktada şu söylenebilir: Bunlar devlet medyası. Özel medyada ise rekabet var; bütün görüşler kendini ifade edebilir.
Bu elbette bir yanılgı… Zira dış politika söz konusu olduğunda özel medya da hükümetin bakış açısını benimseme, ordusunun yürüttüğü operasyonları alkışlama ve karşı tarafı düşman ve şeytan olarak sunma eğilimindedir.
Dış politika söz konusu olduğunda kamu / özel ayrımının önemli bir etkisi yoktur. Fransa’daki Arte veya BFMTV ya da ABD’deki New York Times veya Fox News… Hepsine aynı Batı yanlısı önyargı hâkimdir.
Ukrayna ve Orta Doğu’daki son çatışmalarda da aynı bakış açısı öne çıkarıldı: Demokratik rejimlere karşı otoriter rejimler. Bu yaklaşım, Batı’ya emperyal güç ve küresel polis rolü biçmektedir.
Peki, dünyanın herhangi bir yerinde bir çatışma patlak verdiğinde, neden hemen Batı’nın nasıl tepki vereceğini merak ediyoruz da Brezilya’nın, Güney Afrika’nın ya da Hindistan’ın nasıl tepki vereceğini sorgulamıyoruz?
Ve neden Batı her seferinde iyi tarafın, yani demokrasilerin tarafında olduğunu iddia ediyor? Geçmişteki ya da bugünkü hangi üstünlüğe dayanarak?
Özel bir kanal olan Fox News’ün yöneticileri, 2003 Irak Savaşı sırasında, günün gelişmelerini iktidar lehine bir çerçevede nasıl sunulması gerektiğini açıklayan genelgeler dağıtıyordu.
Bir çalışan bu talimatları sızdırdı:
3 Haziran 2003: “Başkan, kendisinden önceki başkanların çok azının yapmaya cesaret ettiği bir şeyi yapıyor. Siyasi cesareti ve taktik becerisi, gün boyunca yapacağımız haberlerde özellikle vurgulanmalı.”
4 Nisan 2004: “Irak’ta süregelen katliam ve özellikle Sadr Şehri’nde yedi Amerikan askerinin öldürülmesi, Amerikan ordusuna suçluları cezalandırmaktan başka seçenek bırakmıyor. Bu misillemelere yol açan koşulları hatırlatmalıyız.”
6 Nisan 2004: “Amerika’nın askeri kayıplarını üzülme tuzağına düşmeyin. ABD, Irak’ı demokrasiye kavuşturmak için orada. Bazı Iraklılar bunu istemiyor. Bu yüzden askerlerimiz ölüyor. İzleyicilerimize hatırlatmamız gereken de budur”
Fox News, sağın önde gelen haber kanalıdır. Ancak daha çok demokrat seçmenlere hitap eden CNN’de de aynı söylem ve aynı talimatlar vardı.
CNN’in patronu, 11 Eylül saldırılarının ardından ve Afganistan Savaşı sırasında, kanalın üst düzey yöneticilerine şu talimatı verdi: “Afganistan’daki kayıplar ve yaşanan zorluklar üzerinde fazlasıyla durmak sapkın bir tutum. İnsanların bütün bunların, Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük acılara yol açan bir terör saldırısının ardından yaşandığını iyice anlamasını sağlamalıyız.”
Bugün herkes, Başkan Bush’un ne kadar çok yalan söylediğini biliyor. Ancak aynı zamanda, New York Times, Washington Post, Wall Street Journal, Fox News, CNN, The Atlantic gibi tüm özel medya kuruluşlarının, ABD’nin Irak’ı işgalinden önce ve işgal sırasında CIA, Pentagon ve Beyaz Saray’ın savaş yalanlarını nasıl desteklediği de biliniyor: Saddam Hüseyin ile Usame bin Ladin arasında olduğu iddia edilen sözde ittifak, sözde “kitle imha silahları”…
New York Times, 26 Mayıs 2004’te Irak Savaşı’nı ele alış biçimine ilişkin, alışılmadık olduğu kadar yıkıcı bir özeleştiri bile yayımladı.
Gazete, sözde Irak tehdidiyle ilgili en endişe verici haberleri abarttığını ve sözde tehdidi gölgeleyen her şeyi satır aralarına ve dipnotlara gizlediğini kabul etti.
Gazete ayrıca, doğrulanmamış anlatılara dayanan ve tehdit algısını büyüten haberler yayınladığını da kabul etti.
Son olarak da bu özeleştiri yazısı yayımlanana kadar, ilk iddialarını çürüten şüpheleri ve yalanlamaları okuyucularına aktarmadığını itiraf etti. Bu iddialar, Irak’ın yıkımının önünü açmış ve durumu meşru hale getirmişti.
Son olarak da bu özeleştiri yazısı yayımlanana kadar, ilk iddialarını çürüten şüpheleri ve yalanlamaları okuyucularına aktarmadığını itiraf etti. Bu iddialar, Irak’ın yıkımının önünü açmış ve durumu meşru hale getirmişti.
Bütün bunların üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçti. Ve yirmi yıldır, “beyin yıkamadan”, savaş yalanlarından söz edildiğinde hep Irak örneği veriliyor. Sanki Irak örneği bir istisnaymış gibi… Oysa savaş zamanında dezenformasyonun genel kuralı tam da budur.
Ukrayna savaşı ve özellikle de Gazze savaşı bütün rekorları altüst etti.
Birkaç gün önce İsrailli bir asker, ordusunun yürüttüğü enformasyon savaşının yöntemlerini anlattı.
Bir savaş suçu şüphesi ortaya çıktığında, İsrail ordusu yayımlanan görüntülerin veya bilgilerin etkisini azaltmak için nasıl bir örgütlenmeye gidiyordu? Hatta bunları yayanları öldürmek için neler yapılıyordu?
İsrailli ihbarcı asker, analizini Gazze savaşı sırasında yaşanan çarpıcı bir olaya dayandırdı.
25 Ağustos 2025 sabahı, saat 10’u biraz geçe, İsrail ordusunun düzenlediği bir saldırıda, Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan Nasır Hastanesi’ne ait bir bina vuruldu.
Hastane kompleksi birkaç dakika sonra ikinci kez hedef alındı.
Toplamda 22 kişi hayatını kaybetti, 50 kişi yaralandı.
Ölenler arasında sağlık çalışanları ve Associated Press ile Reuters muhabirlerinin de içinde olduğu beş gazeteci vardı.
Dışarıda bulunan bir kamera, ilk patlamanın ardından yaralılara yardım etmek üzere olay yerine gelen sağlık görevlilerini ve gazetecileri vuran ikinci saldırıyı kaydetmişti.
Saldırı uluslararası alanda büyük bir tepkiye yol açtı.
Peki ordu ne yaptı?
Hemen, ölenlerin terörist olduğunu iddia etti.
Bununla birlikte İsrail’in olayla ilgili soruşturma yürüteceğini duyurdu.
Mümkün olduğunca çok Gazze’de yaşayan Filistinli gazeteciyi öldürmeye devam etti.
1.) Kesin teröristtir!
İsrail ordusu, Ağustos 2025’te önce, hastanenin çatısında bulunan ve Hamas tarafından İsrail askerlerinin hareketlerini izlemek için kullanılan kameranın hedef alındığını açıkladı.
Bu doğru değildi; ancak bunu ortaya çıkarmak için Reuters’ın bir araştırma yapması gerekecekti.
Daha da önemlisi, ordu “geriye dönük suçlama” yöntemi devreye soktu: Bu savaş suçunun kurbanlarını Hamas’la ilişkilendirmek için elinden her yolu deniyordu.
İhbarcı asker şunları söylüyor: “Öldürülen kişilerin Hamas teröristleri olduğu ortaya çıksa, dünya gözünde daha iyi bir imajımız olurdu.”
Nitekim daha soruşturmanın sonuçları bile çıkmadan, saldırıların hemen ertesi günü, İsrail ordusu, ölenlerden altısının “Hamas teröristi” olduğunu duyurdu.
2.) Ordu bu kez de “Soruşturma yürüteceğiz” diyor
Bir olay kamuoyunda yankı uyandırdığında, askeri yetkililer bir soruşturma açılacağını duyurur. Han Yunus’taki hastanenin bombalanmasının üzerinden 12 ay geçti ama iç soruşturma hâlâ devam ediyor.
İsrail ordu sözcüsü, geçen 24 Ağustos’ta, özellikle kurtarma ekipleri ve gazeteciler açısından ölümcül sonuçlar doğuran çifte saldırılar konusunda kendisine yöneltilen sorulara yanıt vermeyi reddetti.
Aynı teknik, Mart 2025’te Rafah yakınlarında kaybolan ve daha sonra ölü olarak bulunan 15 Filistinli kurtarma görevlisi olayında da uygulandı. İsrailli askerler onları öldürdükten sonra buldozerlerle gömmüştü. Soruşturma devam ediyor…
Bu durum, başta kadın ve çocuklar olmak üzere çok sayıda kişinin ölümüne yol açan okul ve hastanelere yönelik bombardımanlar için de geçerli.
Benyamin Netanyahu, Gazze, Lübnan, İran, Suriye, Yemen, Batı Şeria ve Irak’ta açılan cephelere ek olarak açılan bu enformasyon savaşı cephesini sık sık “sekizinci cephe” diye niteliyor.
3.) Üçüncü teknik: Gazetecileri sahada öldürmek, başkalarının girişini yasaklamak.
Gazetecileri Koruma Komitesi’ne göre, Ekim 2023’ten bu yana 200’den fazla Filistinli gazeteci İsrail askerleri tarafından öldürüldü.
Bu, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir rakam.
Ayrıca, yabancı muhabirlerin Gazze’ye girişi İsrail yetkilileri tarafından izin verilmiyor. 130’dan fazla gazete yöneticisi ve yöneticisinin görüşüne göre bu uygulama da “modern savaş tarihinde benzeri görülmemiş bir durum.”
Bu yasaklara karşı İsrail Yüksek Mahkemesi’ne itirazlar yapıldı. Mahkeme, bu itirazları reddetti.
Peki bu yöntemler etkili mi?
İsrail’in, Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, kamuoyu nezdindeki itibarının hızla düşmesine bakıldığında, insanın “hayır” diye cevap veresi geliyor.
Ama Gazze savaşının başlamasından iki yıl sonra, geçen ekim ayında yayımlanan bir araştırma, BBC’nin savaşın İsrailli kurbanlarına Filistinli kurbanlardan 33 kat daha fazla yer verdiğini ortaya koymuşken nasıl gerçekten sevinebiliriz?
Üstelik aynı BBC, Filistinli katiller söz konusu olduğunda “cinayet” kelimesini İsrailli suçlulara kıyasla 220 kat daha fazla kullanmıştı.
İsrail’in Filistin’deki soykırımcı uygulamalarını gözlenmesine ya da inkâr edilmesine yol açan bu eşitsiz medya yaklaşımının, Batı’nın muazzam ikiyüzlülüğünü de görünmez kılmasına nasıl sevinebiliriz?
Rusya’nın Ukrayna’daki savaş suçları söz konusu olduğunda son derece sert olan Batı, İsrail’in Filistin’de işlediği suçlara karşı hoşgörülü davranıyor, bu suçlara göz yumuyor ve hatta suç ortağı oluyor. Batı, cellatlara bizzat silah sağlıyor.
Batı’nın ahlaki iflası, medyasının da iflasıdır.
Sadece şunu söyleyelim: 7 Ekim 2023’ten bu yana bu yöntemler öylesine kaba ve belirgin hale geldi ki, Noam Chomsky, Le Monde diplomatique ve birkaç diğer ismin 30 yıldan uzun süredir öncülük ettiği eleştirel medya analizleri, olağanüstü bir yankı uyandırdı.
Çünkü bu analizlere itiraz etmek çok daha zor hale geldi. İkincisi, sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla birlikte geleneksel medya, bu eleştirilerin bir çalı yangını gibi, hatta daha doğrusu, kavurucu sıcakların ardından yağan canlandırıcı bir yağmur gibi yayılmasını engelleyemedi.
Batı medyası, tarafsızlık ve profesyonellikle damgalanmış bir gazetecilik anlayışını savunduğunu övünerek anlatırdı. Ancak Batı gazeteciliğinin pusulasının gerçekler değil Batıcılık olduğu her zamankinden daha açık biçimde görüldü. Bunun nedeni, Batı’nın gerilemesi ve korkmasıdır.
Batı’nın militanlığı intikamcı bir hal alıyor; bunlar, yaklaşan yenilginin sancıları.
Faşizm tarihçisi Enzo Traverso, Ekim 2024’te, ABD ve Avrupa medyasının, bun yanda medeniyeti temsil eden Batı ile karşısında, barbarlığı temsil eden Batı dışı dünyanın bulunduğu sömürgeci bir bakış açısını yaydığını vurguladı ve şunları yazdı:
“Bu oryantalist bakış açısı, Batı dünyasının tamamında çarpıcı bir geri dönüş yaşadı. ABD’de Fox News’a ya da Fransa’da CNews’e atıfta bulunmuyorum; düzenli olarak dinlediğim France Culture’dan söz ediyorum. Orada 7 Ekim’den söz ederken “barbar” kelimesini kullanmadan konuşmak neredeyse mümkün değil.”
Peki Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde neden böylesine bir sürü psikolojisi, böylesine çarpıcı bir merak ve çoğulculuk eksikliği var?
Çünkü haber söz konusu olduğunda, editoryal süzgeç aynı zamanda toplumsa bir sügzgeçtir: Güncel olayları yorumlayan gazeteciler genellikle kentli burjuvaziye mensuptur; Fransa’da çoğu Parislidir, genel olarak da üniversite mezunudurlar.
Çoğu zaman, kendilerini elit olarak görme yanılsamasıyla yetiştirildikleri aynı iktidar okullarında eğitim almışlardır.
Seyahat etmişlerdir, özellikle de ABD’ye sık sık gitmişlerdir; kendilerini bilgili, incelikli ve dünyayı tanıyan kişiler olarak görürler.
Birbirleriyle takılırlar. Ve çok çalışkan olmadıkları için birbirlerini taklit ederler, birbirlerinin yazdıklarını kopyalarlar…
Son olarak, kamu ile özel sektör arasında da hiç zorlanmadan gidip gelirler.
Bu toplumsal süzgeç, aynı zamanda ideolojiktir: Ukrayna savaşı veya Gazze savaşı gibi dış politika meselelerinde, neokonservatif, militarist ve NATO yanlısı çizgi, sağ ile solu bir araya getiriyor.
Sağ ve sol görüşlü gazeteciler, özellikle toplumla ilgili diğer konularda, yani polis ve baskı, göç, toplumsal cinsiyet meseleleri, ırkçılık ve ekoloji gibi konularda birbirlerinden ayrılıyorlar.
Ancak bu iki akım, Avrupa’daki İslamcıları, İran’ı, Türkiye’yi, Hamas’ı, Rusya’yı ve hatta Çin’i kapsayan bir düşmana karşı Batı’nın kültürel ve askeri olarak yeniden silahlanmasını talep etme noktasında buluşuyor.
Ukrayna ve Gazze’deki savaşların haberleştirilme şekli, Batı medyasında oynanan bu “oyunun” işleyişini hem görmemli hem de içler acısı bir şekilde ortaya koydu.
Bu oyunun temel bir kuralı var: Tarihin akışını belirlemek.
Bir olayın, bir savaşın medyada anlatısının başlangıç noktasını belirlemek, “kim başlattı?” ve dolayısıyla “kim karşılık veriyor?” sorularına önceden cevap vermektir.
Bu soruların cevabı, çoğu zaman bundan sonra kurulacak düşünsel çerçeveyi belirler.
Hem kamu medyası hem de özel sektör medyası, Ukrayna savaşının 24 Şubat 2022’de, Gazze savaşının ise 7 Ekim 2023’te başladığını kabul ediyor.
Birinde Rusya Ukrayna’ya saldırdı. Diğerinde ise Hamas İsrail’e saldırdı.
Sonuç ortada:
Saldırıya uğrayan tarafın, İsrail örneğinde defalarca tekrarlandığı üzere, “kendini savunma hakkı” vardır.
Ve Batı tarafından savunulma hakkı da vardır: Kiev’e Batı yardımı, Tel Aviv’e Amerikan yardımı gibi. Aksi takdirde bu, uzlaşma, teslimiyet ve elbette “tarihimizin en karanlık dönemlerine” geri dönüş anlamına gelir!
Benim için hiç şüphe yok: Rusya, Ukrayna’ya saldırdı ve Hamas, İsrail’de sivilleri katletti.
Peki. Ama tarih o gün mü başladı?
Ondan önce neler oluyordu?
Ukrayna savaşı konusunda artık herkes şunu çok iyi biliyor: Sovyetler Birliği dağılmış, Rusya dizlerinin üzerine çökmüş ve artık Batı için herhangi bir tehdit oluşturmuyorken, ABD yalnızca:
1.) NATO’yu dağıtmak yerine muhafaza etmeyi değil, aynı zamanda;
2.) Moskova’nın yönettiği bir ittifakın, yani Varşova Paktı’nın eski üyelerinden giderek daha fazlasını Rusya karşıtı ittifaka dahil etmeyi seçti: Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Bulgaristan ve Slovakya NATO üyesi oldu;
3.) bu yeni NATO üyelerine eski Sovyet cumhuriyetlerini, özellikle Baltık ülkelerini de eklemeyi seçti. Daha sonra başka eski Sovyet cumhuriyetlerini, Ukrayna ve Gürcistan’ı da ittifaka dahil etme projesi vardı. Hatta belki daha ileride Moldova ve Ermenistan’ı da…
Rusya, stratejik açıdan başlıca rakibi olan Batı’nın sınırlarına kadar uzanan bu askeri konuşlanması nedeniyle kendisini tehdit altında hissettiğini öne sürüyor.
Ayrıca buna “karşılık verdiğini” iddia ediyor.
Ayrıca, Ekim 1962’deki Küba Füze Krizi sırasında, Sovyetler Birliği’nin Florida’ya birkaç kilometre uzaklığa nükleer füzeler yerleştirmek istemesi karşısında ABD’nin nasıl sert tepki verdiğini de hatırlatıyor.
Hiçbir tarihçinin tartışma konusu yapmadığı bu gerçekleri hatırlatmak, Moskova’nın Ukrayna savaşındaki sorumluluğunu hafifletmez.
Ancak medyanın büyük bölümü, bu hatırlatmalar yapmak bir yana, bu tür tarihsel bağlamları Rus dezenformasyonu olarak niteliyor.
Öyle bir noktaya geldik ki şiddetli tartışmalara konu olan bariz bir tarih bile, Batı’nın anlatısını biraz fazla karmaşıklaştıracağı için büyük ölçüde unutuluyor.
Bu tarih, Şubat 2014’tür; Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı’ndaki (Maidan) ayaklanmanın yaşandığı tarihtir.
Sekiz yıl sonra, 24 Şubat 2022’de Ukrayna’da yaşananlar bir çatışmanın başlangıcı değil, çatışmanın ani ve son derece acımasız bir şekilde şiddetlenmesidir. Aslında savaş, Maidan Devrimi’nde 52 kişinin hayatını kaybetmesi, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve 2014’te Donbass’ın bir kısmının ayrılmasıyla birlikte sekiz yıldır zaten sürüyordu.
Ve daha burada bile önemli bir yorum farklılığı ortaya çıkıyor.
Ukraynalılara göre Maidan, Rusya yanlısı bir tiran olan Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’i iktidardan uzaklaştıran muzaffer bir devrimdi.
Ruslar ve Rus yanlısı Ukraynalılar için ise Maidan, özellikle Kiev hükümeti tarafından zulüm gördüğünü düşünen Donbass’taki Rusça konuşan azınlığın desteği sayesinde, meşru bir şekilde seçilmiş bir Ukrayna cumhurbaşkanını deviren Batı kaynaklı bir darbeydi.
Bunun ardından, çoğu medyanın artık sözünü etmediği bir iç savaş yaşandı. Çünkü güçlü bir Rusça konuşan azınlığın taraf olduğu bir iç savaş fikri, Ukrayna halkının ezelden beri Rusya tarafından baskı altında tutulduğu ve Rusya’ya düşman olduğu yönündeki anlatıyla çelişiyordu.
Dolayısıyla bu konu görmezden geliniyor ve böylece her şey, 24 Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısıyla başlamış oluyor.
Şimdi de Gazze’den bahsedelim.
Gazze’ye, son 20 yılda altı cezalandırma operasyonu düzenlendi. 2006’da “Yaz Yağmuru”, 2008 – 2009’da “Dökme Kurşun”, 2012’da “Savunma Sütunu”, 2014’te Koruyucu Hat, 2021’de “Surların Muhafızı”…
Son olarak da 17 Ekim 2023’te başlayan, “Demir Kılıç” adı verilen imha savaşı…
Hepsinde bir cezalandırma söz konusuydu.
Her birinde kullanılan güçler arasındaki dengesizlik, “savaş” sözcüğünü uygunsuz kılıyordu.
Bir yanda, dünyanın en güçlü ve en iyi donanımlı ordularından biri; ABD’nin sınırsız desteğine sahip ve karşı tarafı kara ve deniz ablukasında tutuyor.
Karşısında ise ne bir tank, ne bir uçak, ne bir gemi var; tek bir başkentin sözlü desteği dışında hiçbir desteği yok.
Herkesin bildiği gibi, 2006’dan bu yana medya ve Batılı hükümetlerin çoğu bize İsraillilerin maruz kaldıkları saldırılara “karşılık verdiğini” ya da “misillemede bulunduğunu” söylüyor.
Çünkü bu medyanın anlattığı tarih, İsrailli bir askerin kaçırılmasından, İsrail’e yönelik bir roket saldırısından ya da İsrail’de sivillerin katledilmesinden bir saniye bile önce başlamaz.
Böylece çatışmaların kronolojisi, Filistinlilere uygulanan günlük eziyeti, sürekli kontrolleri, askeri işgali, hiçbir havalimanının hizmet vermediği bir bölgenin ablukaya alınmasını, ayırma duvarını, evlerinin havaya uçurulmasını, topraklarının yerleşime açılmasını, protesto eden ya da direnenlerin ordu koruması altında öldürülmesini görünmez kılıyor. (Ekim 2023’ten bu yana Batı Şeria ve Kudüs’te bin 100’den fazla Filistinli öldürüldü).
20 yıldır bize, İsraillilerin maruz kaldıkları saldırılara “karşılık verdikleri” veya “cevap verdikleri” söylenip duruyor.
7 Ekim’den önce, 2023’ün ilk dokuz ayında, İsrailli yerleşimciler ve askerler 227 Batı Şeria sakiniyi öldürdü.
Bu cinayetler Fransız medya kuruluşlarını harekete geçirmedi.
Kamu televizyonu France 2’nin en önemli haber programı olan “20 Haberleri”, 1 Ocak ile 1 Ekim 2023 arasında yaşananlara ilişkin sadece on haber yayımladı. Dokuz ay boyunca Filistinlilere verilen söz hakkı 33 saniyeydi.
Alain Gresh’in “Filistin: Ölmek İstemeyen Bir Halk” adlı kitabında acı bir alaycılıkla özetlediği gibi, “Önceki gün her şey sakindi, yani sadece Filistinliler öldürülüyordu…”
Medyanın gündemi, İsrail’in işgal altındaki topraklarda her gün gerçekleştirdiği suçlar ya da Gazze’nin ölümcül ablukası etrafında şekillenmiş olsa da “Filistinlilerin kendilerini savunma hakkı” meşru bir gündem konusu olarak öne çıkabilirdi.
Ancak İsrail – Filistin çatışmasının tarihinin 7 Ekim’de başladığı iddia edildiği için, medyanın odak noktası Hamas’ın işlediği katliamlar haline geldi.
Nitekim 8-21 Ekim tarihleri arasında, yani Hamas’ın saldırısından sonraki iki hafta boyunca, Fransa’nın başlıca radyosu France Inter’in sabah saat 07.00 ile 09.00 arasında yayımlanan sabah haberlerine konuk olarak katılanların biri dışında tamamına yakına, katliamlar hakkında sorular yöneltildi ya da bu kişiler kendi istekleriyle duydukları dehşeti dile getirdi.
“Dehşetten söz etme ahlaki zorunluluğu” iki ay sonra ortadan kalktı. 8 – 21 Aralık tarihleri arasında, Gazze’de soykırım riskine ilişkin uluslararası tartışmalar giderek büyürken, France Inter’in sabah programına konuk olanlardan yalnızca ikisine İsrail ordusunun soykırım niteliğindeki eylemleri hakkında sorular soruldu.
Gazetecilerin Tel Aviv’den ya da Gazze’den söz edişlerine bağlı olarak kullandıkları kelime dağarcığı ve cümle yapısı, anlatıyı insanileştiriyor ya da insanlıktan çıkarıyor:
Hamas, İsrailli kurbanları “katlediyor” ya da “öldürüyor”; Filistinliler ise kimin öldürdüğü belirtilmeden sadece “ölüyor”…
Batı’da gerçekleşen her terör saldırısının ardından olduğu gibi, aileleri Fransızca ya da İngilizce konuşan, duygulara hitap eden kurbanların bireysel portrelerini yayımlanıyor. Filistinliler ise haberlerde çoğu zaman enkazların arasında dolaşan, kimliği ve hikâyesi belirsiz gölgelere indirgeniyor.
Son olarak, savaş suçlarından ve bu suçların kurbanlarından söz ederken kullanılan kelimelere bakalım. Batı’nın dostu olan kurbanlar (Ukraynalılar veya İsrailliler), düşman olarak görülen kurbanlar (Ruslar) ya da görmezden gelinen kurbanlar (Filistinliler) söz konusu olduğunda nasıl bir dil kullanılıyor?
Yine ABD’de, CNN ve MSNBC, Ukraynalıların öldürülmesini ya da katledilmesini anlatırken “acımasız”, “katliam”, “barbarca” ve “vahşi” gibi kelimeleri bolca kullanılıyor; Gazze veya Batı Şeria’daki Filistinlilerin öldürülmesi ya da katledilmesi söz konusu olduğunda ise bu kelimeler neredeyse hiç kullanılmıyor.
7 Ekim’den bir ay sonra, yani 7 Kasım 2023’te, ölen Filistinlilerin sayısı çoktan 10 bini aşmıştı.
CNN ve MSNBC bu bir aylık dönemde, İsrailli kurbanların durumunu anlatmak için “katliam”, “barbarca”, “vahşi” gibi kelimeleri bin 053 kez kullanırken, Filistinli kurbanlardan bahsedilirken bu kelimelerin kullanılma sayısı sadece 43.
MSNBC’deki sunucular, konuklar ve muhabirler, 7 Ekim’de öldürülen İsraillilerden söz ederken “vahşi” kelimesini 23 kez, “acımasız” kelimesini 43 kez, “katliam” kelimesini ise 279 kez kullandı.
Buna karşılık, sunucular, konuklar ve muhabirler binlerce Filistinlinin öldürülmesini veya katledilmesini bir kez bile “barbarca” ya da “vahşi” olarak nitelemedi. “Katliam” kelimesini ise yalnızca 12 kez kullandılar; yani İsrailli kurbanlar söz konusu olduğunda kullandıklarından yaklaşık 25 kat daha az.
Aynı orantısızlık CNN’de görülüyor. İsrailli kurbanlar için “barbarca” 56 kez kullanılırken, Filistinli kurbanlar için ise hiç kullanılmadı. “Katliam” kelimesi İsrailliler için 265 kez, Filistinliler için 18 kez kullanıldı. Üstelik o tarihte Filistinli kurbanların sayısı İsrailli kurbanların yaklaşık üç katıydı.
Bu sayı bugün 70 kat daha fazla.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgale giriştiği dönemde ise “barbarca”, “vahşi” ve “katliam” ifadeleri çatışmanın ilk ayında 661 kez kullanıldı.
Kuşkusuz Rusya, Ukrayna’da çok sayıda savaş suçu işledi; çatışmanın ilk aylarından itibaren Mariupol şehrini büyük ölçüde yerle bir etti.
Siviller bunun bedelini ağır bir şekilde ödedi.
Hem ABD hem de Avrupa Birliği ülkeleri, Moskova’ya karşı sert yaptırımlar uygulayarak “karşılık verdiler”.
France Inter, Le Monde, Libération, Le Figaro, LCI ve BFMTV bu adımları memnuniyetle karşıladı. Hepsi, saldırgana yönelik yaptırımların ve işgal edilen ülkeye silah sevkiyatlarının artırılmasını talep ettiler.
Ayrıca, Kiev’e gönderilen silahların cepheden uzaktaki Rus hedeflerini, hatta St. Petersburg ve Moskova’yı da vurabilmesini istediler.
Peki Batı medyası Filistin konusunda ne diyor?
Filistinli sivillerin katledilmesi gerekçesiyle İsrail’e karşı da aynı derecede sert yaptırımlar talep ediyorlar mı?
Büyükelçilerin geri çağırılmasını istediler mi?
Ya da İsrailli sporcuların Olimpiyat Oyunları’ndan men edilmesini?
Filistinlilere veya Hizbullah’a uçak ve füze sevkiyatı yapılmasını?
Bu medyaların kamuya ait ya da özel olması fark etmiyor; cevabı zaten biliyorsunuz.
Ve biri bu önlemlerden birini önerdiğinde, antisemitik olmakla suçlanıyor.
Bir tarafta savaşın tarafı olma, diğer tarafta suç ortaklığı: Bütün bunların gazetecilik pratiğinde somut sonuçları oldu.
Medya, İsrail hükümeti ve ordusunun sahte haberlerini sorgulamadan aldı ve bunları kamuoyuna taşıdı:
- başı kesilen kırk bebek,
- yakılarak infaz edilen yirmi çocuk, fırında kızartılan yenidoğan,
- vurularak öldürülen ve karnı deşilen hamile kadın.
7 Ekim’de Hamas’ın öldürdüğü 1200 kurban, sık sık 9.7 milyonluk İsrail nüfusuna oranlandı.
Aynı demografik oran, 332 milyon nüfuslu Amerika Birleşik Devletleri’ne uygulandığında, Hamas katliamlarının karşılığının 41.000 sivilin öldürülmesi olacağı hesaplandı; bu da 11 Eylül 2001 saldırılarındaki kurban sayısının neredeyse 14 katı demekti.
Fransa için ise bu rakam 8 bin 300 olurdu; bu da 13 Kasım 2015’teki Bataclan saldırılarındaki ölü sayısının neredeyse 64 katıdır.
Bu hesaplama doğrudur. Bu, yaşanan dehşetin boyutunu gösterir.
Peki, Gazze’de ölen 73 binden fazla kişiyi 2.3 milyonluk nüfusla karşılaştırsak ne olur?
Bu oran, Fransa için 2.2 milyon ölüye denk gelir.
ABD için ise yaklaşık 11 milyon ölü, yani tarihleri boyunca tüm savaşlarında ölenlerin toplam sayısının neredeyse on katı.
Bu aydınlatıcı mı? Bilmiyorum.
Her halükârda, bu tür bir bakış açısı bize sunulmuyor.
Ancak başkalarının da bunu sunmasının engellenmesi gerekiyor. Bu nedenle, iktidar sahipleri ve ana akım gazeteciler, muhalif ya da sadece eleştirel sesler yükselir yükselmez aynı stratejiye başvuruyorlar:
Bu strateji, itibarsızlaştırma ya da şeytanlaştırma stratejisidir. Amaç, resmi anlatıya itiraz edenleri sindirmek ve sadakatlerini sorgulamaktır.
ABD’deki en etkili muhalif gazetecilerden biri olan Aaron Maté’nin dediği gibi: “Bizim propaganda sistemimizde, savaşları meşrulaştıran anlatıların sorgulanması mümkün değildir. Bunu yaptığınızda sizi yabancı bir hükümetin savunucusu olmakla suçlarlar.”
Ukrayna örneğinden bakacak olursak; Fransız denemeci Emmanuel Todd, Batı’nın Rusya politikasını eleştiren çok satan bir kitap yayımladığı için Le Monde tarafından “barbarlığa biat etmekle” suçlandı. (20 Ocak 2024)
Gazze örneğinde ise eski başbakan Dominique de Villepin, Fransız medyasında her yerde karşımıza çıkan İsrail yanlısı influencer Bernard-Henri Lévy tarafından “en kötü komplo teorilerini benimsemekle” suçlandı.
Savaş gazeteciliği ve saray gazeteciliği karşısında yalnızca kamuoyunun sağduyusuna güvenmek yetmez. Dış politika konuları, propagandayı neredeyse içgüdüsel olarak reddetmeye elverişli değildir.
İşte bu yüzden buradayız. Hiçbir şeyin gözden kaçmasına izin vermemek, demokrasiye hizmet ettiğini iddia ederken aslında her geçen gün daha da geçersiz, her geçen gün daha da ahlaksız hale gelen bir uluslararası düzeni savunmaktan başka bir şey yapmayan bilgi manipülasyonlarına karşı amansız bir mücadele yürütmek için.
Aslında bunu yaparken Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki uçurumu daha da derinleştiriyorlar. Çünkü dünyanın geri kalanı, medya anlatılarımızdaki ikiyüzlülüğün ve manipülasyonların boyutunu artık kavramış durumda.