Devlet, Patronlar ve Gazetecilik (*)

Türkiye’de gazetecilik Osmanlı İmparatorluğu’dan devraldığı bir gelenekle yoluna devam etti. Gazetelerin patronları da gazetecilerdi.
Bu geleneğin son birkaç örneğinden söz etmek gerekirse, Hürriyet ve Simavileri, Milliyet ve Karacanları örnek gösterebiliriz.
Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi genç gazetecilere şöyle demişti:
-Kalemini kır ama satma!
Bu sözler bir gazete patronuna aittir. Ama kendisi de gazeteci olan bir gazete patronuna…

•••
Günümüzden bu sözlere, ancak “acı bir tebessüm” ile bakabiliriz.
Simavi’nin sözleri tam tersine dönmüş halde geldi:
-Kalemini sat, ama kırma!
Böyle bir öğüt veren yok. Bu cümle gazeteciliğin geldiği yerdeki fotoğraf karesinden dışarıya taşan ilkesizlikler bütününü yansıtıyor.
Gönüllü olarak satılmış ama kırılmamış kalemleri, gazetecilerin kulaklarından sokup, burunlarından çıkarabiliyorlar!
Bu sıvılaşmış ilişki, en fazla günümüz Türkiyesi’nde ortaya çıkmıştır. Artık hiçbir gazetede gazeteci patron kalmamış, iş dünyasındaki varlığını sahip olduğu yayın organlarıyla destekleyen gazete ve televizyon sahiplerinin dönemi hüküm sürmektedir.

•••
1950 ile 2016 Türkiyesi arasında bir kıyaslama yapıldığında Basın Özgürlüğü açısından en ağır dönemi yaşadığımızı görebiliyoruz.
Demokrasi vaadiyle 1950 Genel Seçimleriyle iş başına gelen Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarı giderek artan baskılarla gelişti. Bunu da en fazla gazeteciler hissetmişlerdi. Ankara Kapalı Cezaevi dönemin gazetecileri için “ikinci adres” niteliğindeydi.
Demokrat Parti gibi büyük reformlarla 2002 Genel Seçimlerinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, TBMM’de elde ettiği çoğunluğu isminde bulunan adalet ve demokrasinin imha edilmesi için bir silah olarak kullanmaktan kaçınmıyor.

Gazetelerin büyük çoğunluğu patronları ile birlikte devletin bir aparatı olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Bütün varlıklarını da bu eksen üzerinden yürümeye adamış görünüyorlar. O kadar ki, bu gazeteler haber ile bağlarını kesmişler, propaganda bültenleri haline gelmeyi içlerine sindirmişlerdir!
Bu durum sadece AKP iktidarıyla mı sınırlıdır?
Devlet ile gazetecilik arasındaki “milli bağlar” eksiden hiç de şimdiki gibi değil miydi?
Özellikle 1980 ve sonrasında gazetecilik alanına dahil olan basın dışı sermayenin etkinliğiyle şimdiki kulvarına girmiştir.

•••
Gazetelerin ve televizyonların yeni patronları sahip oldukları iletişim gücünü silah olarak kullanmaları çok eski yıllara dayanmaktadır.
Serbest Pazar ekonomisine geçiyoruz diye her türlü kuralsızlığın serbest olduğuna inanılan dönem 1980 sonrasında başladı.
Bu bol paralı, çok ihaleli, az ilkeli dönem gazeteciliği de zehirledi.
Çay-simit gazeteciliği diye anılan dönem üst düzey yöneticiler için sona erdi.
O boyutlara ulaştı ki, eskiden sendika üyesi ve yöneticisi olan genel yayın yönetmenleri büyük iş adamlarının derneklerine üye olur hale geldiler.

•••
Patronların devlete ihtiyacı vardı. Devletin de yayın organlarına…
Bu ihtiyaçların karşılıklı olarak giderilmesi Türkiye’nin kaybedilmiş yıllarına mal oldu.

12 Eylül sonrasında Güneydoğu’da başlayan kanlı ve karanlık dönemin acı sonuçları bakımından gazeteler ve televizyonların da sorumlu olduğu inkâr edilemez.

İlk OHAL Valisi İstanbul’da yaptığı basın toplantısında “Siz basın olarak (o zaman sadece TRT vardı) Güneydoğu’yu milli maç gibi izlemelisiniz” demişti.

Milli maç gibi izlemenin ilk toplu sonucu 1999’da ortaya çıktı: Bu ülkenin 30 bin insanı öldü!

O yıllarda devletten gelen talimatlar doğrultusunda bir faturalama yapılmış, ölenlerin tümü PKK liderinin katliam hanesine yazılmıştı. Oysa 30 bin kaybın 22 bin 800’ü PKK gerillasıydı.

•••
Şimdi iktidarda bulunanlar ne yapıyorlarsa, öncekilerden gördüklerini kopyalıyor. Devletin her zaman, her koşulda yanında olan “Türkiye Gazeteciliği” ile sahici gazetecilik arasında epeyce açı farkı vardır.
Gazetecilik için temel ilkeler söz konusudur. Yazılı hali de vardır. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırlayıp kabul ettiği Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde, gazetenin tanımı şöyle yapılıyor:
“Gazeteci başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere insanlığın temel değerlerini savunur. Halklar arasında düşmanlığı körükleyici yayın yapmaktan kaçınır. Din, dil, etnisite ayrımı yapmaz. Her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici, kıştırtıcı yayın yapmaktan kaçınır.”
Şimdi bugünkü gazete ve televizyonların yayınlarından başlayıp geriye doğru gidelim. Bu ilkelere sadık kalan kaç gazete ve televizyon sayabiliriz?
Bu toplantının adı var: Duygu Asena ile düşünmek!
Duygu Asena özellikle hak savunuculuğu bakımından Türkiye Gazetecilerinin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi ilkelerine uyumlu bir meslek çizgisine sahip olmuştur. Gazetecilik için bulunduğu üst düzey yönetim koltuklarını riske etmekten çekinmemiştir.
Onu kaybedişimizin onuncu yılında artan bir özlem, saygı ve sevgiyle anıyoruz.
(*) Duygu Asena ile Düşünmek Sempozyumunda yaptığım konuşma metni.

Posted in Köşe Yazıları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir